24 Temmuz 2013 Çarşamba

22 Temmuz- Wiesbaden


Herkese merhabalar ,
Paris’teki son gün benim için oldukça erken başladı. Diğer günlerde olduğu gibi alarmımı duymadım ve çadırdaki diğer arkadaşlarımın bana bağırmasıyla uyandım.  O gün nöbetçi oba olduğumuz için gruptan erken uyandık ve yumurta haşlamak için hızlıca ateş yakmaya koyulduk .  Yumurtaları haşlayacağımız su oldukça geç kaynadığı için yumurtalar kahvaltıya yetişmedi. Aynı sırada öğlen yiyeceğimiz sandviçleri hazırladık.  Hızlı bir kahvaltıdan sonra toplanmaya geçtik.  Bahçesinde kaldığımız izci evinde eşyalarımızı  bırakmak ve toplanmak için bir oda kiralamıştık. Bulunduğumuz yeri bulduğumuzdan iyi bırakma prensibimizle o odayı temizlememiz gerekiyordu. Diğerleri çadırları toplarken ben ve birkaç arkadaş odayı temizledik.
Toplanmadan sonra otobüse geçtik ve çok uykusuz olduğum için kısa bir süre içinde uyuyakaldım .  

Yolculuğumuz benim beklediğimden uzun sürdü . Yaklaşık 8 saatti ve ben bu 8 saatin çoğunu uyuyarak geçirdim. Wiesbaden ‘a varmadan önce , yanında kalacağımız aileler açıklandı .  Vardığımızda çoğu aile gelmiş bizi bekliyordu. Mhak (Mehmet Hakan) , Barış , Hira , Deniz , Ada ve ben Wörli’de kalacaktık ama hasta olduğu için o bizi karşılamaya gelemedi . 2 tane izci arkadaşı bizi Wörli’nin evine bıraktı . Eve gittiğimizde bizi çok tatlı bir aile karşıladı . Çok samimilerdi ve bize çok rahat bir ortam sağladılar . Tanışıp eşyalarımızı yerleştirdikten sonra hep birlikte yemeğe oturduk ama Wörli çok kısa kalabildi , erkenden yattı . Biz de annesi , babası ve komşularıyla bahçede oturup peynir sosuyla birlikte brezel dedikleri krakeri tattık , sohbet ettik .  Ben hariç herkes yorgundu . Odamıza daha doğrusu Wörli’nin odasına çıktık . Wörli başka bir odada biz de hep birlikte onun odasında kalıyorduk . Odadaki balkonda biraz oturup sohbet ettik ve daha sonra herkes yattı.  Saat sabahın 5’ine yaklaştı ama tüm yol uyuduğum için halen uyumaya çalışıyorum .

Herkese  tatlı uykular
Sevgilerimle
Büşra Kırıkcı İel’15

21 Temmuz- Paris

Herkese selamlar,

Bugün kendi adıma gezinin hatta hayatımın en güzel, önemli günlerinden biriydi. Yıllardır taparcasına takip ettiğim, bir etabını bile izleyemediğim zaman kahrolduğum Tour de France’ı canlı izleme şansına sahip oldum.
Mutluluk, merak ve heyecan üçlüsü rahat uyumama engel olmuştu, bu yüzden sabahın ilk saati sabah mahmurluğunu atlatmaya çalışmakla geçti. sabah mahmurluğunu atlattıktan sonra birden gerçekleri fark ettim, TdF’nin en son ve değişmez etabı olan Versay-Şanzalize etabına tanık olacaktım, üstelik TdF’nin 100. Yılında. Ben bunları yaşarken grup olarak çoktan hazır olmuş ve Versay’a doğru hareket etmiştik, Versay’a varınca TdF’nin buradan başlayacak olması nedeniyle korkunç bir kalabalıkla karşılaktık, gerçi Versay’ın halihazırda var olan popülaritesini düşününce böyle bir günde bu kalabalık pek de şaşırtıcı değildi. Versay’a giriş sırası bizim için tabii ki bir problem değildi çünkü İzzet(Göksel) yine insan ilişkileri ve kişisel beceresini kullanarak bizi saatlerce sıra beklemekten kurtardı ve doğrudan içeri alındık. İzzet, bu işlerler uğraşırken benim de dahil olduğum bir grup insan içinde tişört, şapka, kalem vs. gibi 10 parça eşyanın olduğu resmi TdF paketini sadece 20 euro gibi bir fiyata alarak mutluluğumuza mutluluk kattık.
Versay’a girdiğimiz anda yine devasa bir insan seliyle karşılaştık. Özellikle Uzak Doğuluların yoğunlukta olduğu bu insan selinde yürümek bile ekstra bir efor gerektiriyordu. Açıkcası Versay bana pek hitap etmedi, günlerdir aynı tarz resimler ve heykeller görmekten bıktım sanırım. Aynı tarz resimler ve heykellerden kastım: Hristiyanlık özellikle İsa üzerine resimler ve insan büstleri. Ancak Versay’ın kendisini  gerçekten muazzam bir yapı, Versay o zamanki zenginliği son derece net yansıtıyor. Ancak Versay benim adıma bir buçuk saatlik bir hayal kırıklığı oldu fakat TdF’nin start noktasını görmüş olmak ve TdF paketi satın alabilmiş olmak her şeyden değerliydi.
Versay’dan otobüsle ayrıldık, otobüsü park ettikten sonra topluca metro ile daha merkezi bir yere gittik. Burada bize 5 saatlik serbest zaman verildi, ben serbest zamanımı Lüksemburg Bahçesi’nde oturarak ve şehrin içinde yürüyerek geçerdim ama heyecanım her geçen dakika  artıyordu. Saat 20.00’da grup olarak Alexander III köprüsünde buluştuk, tabii ben bu sırada heyecandan bayılmak üzereydim(siz bu satırları okurken muhtemelen bu çocuk sorunlu mu alt tarafı bir bisiklet yarışı neden bu kadar heyecanlanıyor ki diyebilirsiniz ama bu benim ölmeden önce yapmaktan istediğim 3-5 şeyden biriydi.). Bu arada şansımız da yaver gitmiş, bisikletçilerin saat sekizi biraz geçe köprüden geçeceklerini öğrenmiştik. Grup halinde bariyerlerin hemen önüne fularlarımız elimizde dizildik ve beklemeye koyulduk, bu sırada benim vücudum adrenalin manyağı olmuştu, işin ilginç tarafı daha önce bisikletle hiçbir ilgisi olmayan insanlar da heyecanlı ve çoşkuluydu. Bizim bu çoşkumuzu gören güvenlikten sorumlu polisler birbirlerine “bu gruba dikkat edin aman ha bi sakatlık çıkmasın” bakışları attılar. Ve işte o an gelmişti, bisikletçilerin önünde giden sorumlu araçlar köşeye döndü. Bu, pelotonun birkaç dakika içinde geleceğini haber veriyordu. Güvenlik araçları geçtikten yaklaşık 1-2 dakika sonra ilk bisikletçi köşeden döndü ve “kalabalık adeta çıldırdı”, bu sırada benim nabzım kalp krizi eşiğine dayanmıştı. En önde gelen grup, sarı mayoyu da sırtına geçiren Chris Froome’un takımı Skydı.(TdF’nin son etaıb her zaman biraz sembolik bir etaptır ve TdF etiğine uygun olarak lider ve takımı etabıı uzun süre en önde götürür.) Froome benim desteklediğim adamdı ve yaklaşık 3 metre önümden geçiyordu. Bu sırada bütün grup  en az benim kadar kendinden geçmişti ve o an bisikletçilerden biri tarafından fırlatılan suluk çoşkuyu had safhaya çıkardı. Suluk yerden kaldırama doğru yuvarlandıktan sonra gözden kayboldu, biz suluk su yolundan aşağı düştü zannederek epey üzüldük. Bisikletçiler önümüzden geçtikten sonra Şanzalize’ye doğru hızlı bir yürüyüşe başladık, çünkü bisikletçiler burada 10 tur atacaklardı ve bu  kaçırmamamız gereken bir fırsattı. Yürüyüşe geçtikten sonra Batuhan(Solmaz) elinde fırlatılan su şisesiyle koşarak geldi ve suluğu nasıl kaptığını anlattı. (Batuhan bariyerden atlamış ardından polis üstüne koşmuş, Batuhan ellerini havaya kaldırdıktan sonra suluğu göstermiş ve yerden almış, polis de  olayı fazla uzatmayarak “ee hadi artık geri dön bakalım”  demiş ve Batuhan geri dönmüş.) Bu sırada bütün grup suluğa doğru saldıraya geçmiş içindeki enerji içeceğinden içmek istiyordu. Suluk heyecanı bittikten sonra Şanzalize vardık ve turu izlemeye devam ettik. Burası inanılmaz kalabalıktı, çünkü bir takım bisiklet hastaları ön sıraları saatler öncesinden kapmışlardı. Burada bisikletçileri nispeten az görebildik ancak alana kurulan dev ekran etabı takip etmemizi sağladı. Etabın bitmesi yaklaşık 30 km kala daha fazla geç kalmamak adına geri dönüş yoluna çıktık, tabii bu benim adıma biraz üzücü oldu ama TdF’yi 100. Yılında hem de desteklediğim adamın kazandığı TdF’yi canlı izlemiş olmanın getirdiği mutlulukla dünya umurumda değildi.       Herkes bana  “Ulaş sonunda muradına erdin hehe” tarzında takılıyordu.
İzcilerimiz TdF'ye katılan bisikletçileri selamlarken
   Dönüş yolu her zaman olduğu gibi uzun sürdü ve hepimiz uyuduk. Vardığımızda saat geç olmuş ve biz henüz akşam yemeği yememiştik. Yemekte tavşan eti ve makarna vardı. Tavşan eti çoğumuzun aşina olmadığı bir et olduğundan bazılarımız tavşan etinden yemedi. Bu sırada Batuhan kaptığı suluğu bana hediye etti ve ben mutluluktan adeta kendimden geçtim. Yemekten sonra saatin geç olmasına rağmen çoğu kişiyi ertesi gün yolculuk olduğundan ötürü duşa girmeyi tercih etti. Bu sırada herkeste çanta toplama ve sığdırma telaşı vardı çünkü herkesin otobüse yalnız 1 sırt çantası alma hakkı vardı. Duş ve çanta toplama faslı bittikten sonra herkes ertesi gün için enerji toplamak üzere uykuya geçti ve bu muazzam gün böylece sonra erdi.

Ulaş Erdoğdu’13


Not: Bir günlük için biraz uzun bir yazı oldu ama duygu selimi ancak böyle ifade edebildim, o yüzden özür dilerim. Bir de buradan sırf TdF’yi izleyebilmemiz uğruna Paris programını ona göre ayarlayan liderlere çok teşekkürler.

22 Temmuz 2013 Pazartesi

20 Temmuz- Paris

Herkese merhabalar,

Öncelikle hepimizin çok iyi olduğunu ve eğlendiğini belirtmek istiyorum. 

Paris’teki ikinci günümüz ben ve obam için erken saatlerde başladı. Deniz ve Kaan ile kurduğumuz alarm(lar)a uyanamayınca 1 dakika içinde çadırdan çıkmak zorunda kaldık. Planladığımız duşu da alamamış olduk :). Pizarro obası Paris için alışverişi yaparken biz de onlarla gidip otobüsü temizledik.  İşimizi erken bitirince Yüksel Abi’nin yardımı ile Deniz ve ben otoparkta küçük çaplı bir duş aldık. Pizarro obasının da gelmesi ile Heim’a doğru yola çıktık.

Hızlı bir kahvaltı ve öğle yemeği hazırlıklarından sonra Paris’e doğru yola çıktık. Yolda benzin alırken, pek tecrübeli olmadığımızdan otobüsü biraz benzinle yıkadık. Ama Türkiye’deki kadar pahalı olmadığı için pek sorun olmadı. Concorde Meydanı’na otobüsü park ettikten sonra Paris’teki ikinci günümüz resmen başlamış oldu. Dün ulaşamadığımız Notre Dame’a yürüdük. Yolda Saint Chappelle’e uğradık. Her zamanki gibi bedava girme çabalarımız işe yaradı. Notre Dame’ın içinde kısa bir turdan sonra kulesine çıkmak için sıraya girdik. Kuleye çıkınca Paris’in güzel manzarası ile fotoğraf çekilme imkanımız oldu. Asıl mücadele buradan sonra başladı çünkü en tepeye çıkan merdivenler bitmek bilmiyordu. Aşağı indiğimizde bazı arkadaşlarımızın ayakları titriyordu. (Kenan Bey merak etmeyin kızınız sağlam bir şekilde inmeyi başardı.) 

Su ihtiyacımızı gidermek için ilk bulduğumuz çeşmeye saldırdık, ama merak etmeyin aşk çeşmesi falan değildi.
Paris metrosu ile tanışmamızı da bugün yaşadık. Montmarte’a gitmek için bindiğimiz metro Bağcılar tramvayından daha kalabalıktı. İndiğimiz anda gördüğümüz kapkaç kovalamacası  da aksiyon filmlerini aratmadı. Herkes çantalarına sıkı sıkı sarıldı.


İzcilerimiz Sacre Coeur kilisesi önünde.

Sacre Coeur kilisesinin önündeki çimlerde biraz oturduktan sonra şehrin her tarafından görünen bu yapının içine girdik. Roma’daki kiliselere göre daha modern bir görünümü olan bu kilise herkesin beğenisini topladı. Dışarı çıkınca serbest zaman için dörder kişilik gruplar halinde Paris’i dolaşmaya başladık.
Uygar, Kaan, Deniz ve ben ilk olarak Moulin Rouge’a gittik. Bizim yaş grubumuza pek uygun olmayan bir yer olmadığını fark etmemizden sonra yanındaki restoranda fast food yemekle yetinmek zorunda kaldık :) Yemeğimizi yedikten sonra  Champs-Elysees’ye gitmek için tekrar metroya bindik. Arc de Triumph’un direkt olarak önüne çıktık ve ardından fotoğraf çekildik.

Normalde de canlı olan sokaklar Fransa bisiklet turu nedeniyle daha da hareketliydi. Birkaç hediyelik eşya dükkanına baktıktan sonra hem günün yorgunluğunu atmak hem de Paris’i biraz daha rahat gözlemleyebilmek için bir dondurmacıya oturduk. Dondurmalarımızı yedikten sonra buluşma yerine gittik. Herkes tok olduğu için yemek planını biraz erteledik ve Heim’a doğru yola çıktık. Ben de otobüste yazımı yazmaya başladım.
Evet gezimizin 13.günü de böyleydi. Umarım gezinin geri kalanı da bundan öncesi gibi zevkli geçer ve güzel anılarla evlerimize döneriz. Ve ben de günün tatlı yorgunluğunun getirdiği uykuya yenik düşmeden önce yazımı burada noktalıyorum. 

İyi geceler :),

Batuhan Yumurtacı’15

21 Temmuz 2013 Pazar

19 Temmuz- Paris

Sakarya otobüsünden merhabalar,
Tüm Fenerbahçeliler için önemli olan bu günde günlük yazma şansı bulmamdan kaynaklanan mutluluğumla beraber , size Paris’e varışımızın ve oradaki ilk günümüzün hikayesini anlatmaya başlıyorum.
Sabah kalktığımızda günün bizim için ne kadar zor olacağı belliydi. Gece bazı aksaklıklar sonrasında kamp alanına geç varışımız çok az uyumamıza neden olmuştu. İki saatlik uykumun ardından yüzümü yıkayarak ayılmaya çalıştım. Çadırımı düzenleyip kahvaltı yerleşimine geçtim. Her zamanki gibi evde yemediğim kadar peynir yedim ve Türkiye’de bulunması zor olan bu Emental peynirinin tadını çıkardım.Otobüsümüzle şehir merkezine yola çıktık ancak otobüse binmemle uyumam bir oldu.

Uyandığımda pek sık rastlayamacağım bir manzara olan Eiffel manzarasını görmem bende şaşkınlık yarattı. Otobüsten indik ve bir kaç fotoğraf çekildikten sonra kuleye doğru yürümeye başladık. Biletlerimizi alıp gençliğimizin enerjisiyle kuleye merdivenlerden tırmanmaya başladık. Yukarı çıktıkça sıcak hava üzerimizdeki etkisini azaltmaya başladı ve güzel bir esinti başladı. Bu sayede Guy de Meuppasant’ın neden tüm öğle yemeklerini kulenin terasında yediğini de öğrenmiş olduk.  Yukarıda manzara etkileyiciydi ve kuleye tırmanırken kule hakkında verilen bilgileri okumak gerçekten ilgi çekiciydi. Resimlerimizi çekildiktikten sonra kuleden aşağıya inmeye başladık. Otobüse bindiğimizde yolun kısa olacağını bilmemize rağmen herkes anında uykuya daldı.
İzcilerimiz Eiffel Kulesi önünde
Uyandığımda “Da Vinci’nin Şifresi” filminden aklımda kalan cam piramit şeklindeki Louvre Müzesi’nin girişi yanımızdaydı. Saat altıdan sonra bedava olduğunu bildiğimiz müzeye tam beş dakika önce varmıştık ve bu sayede bedava bilet kuyruğu uzamadan müzeye giriş yaptık. Müzeye girdiğimde 3 saatlik zamanımız olacağını biliyordum bu nedenle Batuhan, Uygar, Deniz ve Burak ile hemen gezimize başladık. İlk olarak “İslam Eserleri Sergisi” bölümünü ziyaret ettik. Bu bölümde ülkemizden götürülen binlerce eserin sergilendiğini görmemiz bizi üzdü. Birkaç Osmanlıca şiir dinledik ve müzedeki diğer önemli eserler olan Mona Lisa, Afrodit Heykeli, eski Mısır eserleri, Nike’nin heykeli ve Türk Hamamı eserlerini gördük. Müzeyi gezerken bir diğer dikkatimi çeken unsursa hiçbir yerde İngilizce açıklama olmamasıydı.
İzcilerimiz Louvre Müzesi önünde
Müzeden çıktığımızda saat 9.30 olmasına rağmen hava henüz kararmamıştı. Eiffel’e doğru olan ikinci yürüyüşümüze grubun toparlanması ile başladık. Müthiş ışıklandırması ile Eiffel bu sefer farklı bir görünümle karşımızdaydı . Gecenin o saatinde sırf o manzarayı görebilmek için toplanmış olan kalabalık her saat başında gökyüzündeki yıldızlar gibi parıldayan Eiffel  manzarasıyla ne kadar etkilendiklerini  yarattıkları uğultuyla tekrar belirtiyorlardı. Yine bu manzarada yediğimiz yemekten sonra kamp alanına doğru yola çıktık ve kesintisiz bir uyku hayaliyle tulumlarımıza girdik .
Türkiye’ye sevgilerle,

Kaan Çetin ‘16

Not: Yusuf Kenan Özbek abimizin yorumlarını merakla okuyorum. Her yazıda yeni espriler, şakalar tüm velilerden aynı performansı bekliyorum .

18 Temmuz - İsviçre & Fransa

Merhaba,

Bugün benim için çok erken başladı. Gecenin ilk dakikalarında odama girdiğimde arkadaşlarım beni bir sürprizle karşıladılar. Doğum günümü hatırlamışlar ve o anki imkanlarla bana kurabiye almışlar. Bu küçük kutlamanın ardından uykumuza yenik düşüp yattık.

Sabah, Kandersteg ‘teki son günümüz olduğu için erken kalktık. Kahvaltıdan sonra odalarımızı ve bize ait mutfağı temizledik. İzci evinden ayrılmadan önce oraya asılması için bir fular ve bir Türk bayrağı bıraktık. Buradan ayrılırken hepimiz üzgündük çünkü burayı havasıyla, doğasıyla ve konforuyla çok sevmiştik. Ayrılırken hepimizin aklında buraya bir daha gelme hayali vardı.
İzcilerimiz Kandersteg izci evinden ayrılırken
Paris'e doğru yola çıktıktan sonra ilk durağımız Nestle’nin çikolata fabrikası oldu. Burada çikolatanın keşfi ve Avrupa’ya gelişiyle ilgili küçük ve hoş bir gösterim vardı. Aynı zamanda burada çikolatanın yapım aşamasını izleme şansı da bulduk. Ve en önemlisi çikolata tadım odasına girdik. Çikolatayla igili gösterimden sonra ve muhteşem çikolata kokusu yüzünden hepimizin canı deli gibi çikolata istiyordu ve tadım odasında çikolata yemeyi biraz abarttık. O kadar çeşitli çikolata yedik ki kimse bir süre boyunca çikolata görmek istemiyordu. Buna rağmen ben dahil bazılarımız çikolata sevdamıza yenilip otobüste yemek için çikolata aldık.

Tekrar yola çıktığımızda bir daha küçük molalar dışında durmayacağımızı biliyorduk. İsviçre'den Paris'e yaklaşık 10 saatlik bir yol vardı. Bu yolu uyuyarak,ü müzik dinleyerek ve sohbet ederek geçirdik. Sıkılmamak için akşam saatlerine otobüsün içinde dans bile ettik. Günün bitmesine az kala Paris sınırlarına girerken arkadaşlarım bu sefer "Dankek" ve çakmakla doğum günümü tekrar kutladılar. Geçirdiğim en değişik doğum günüydü.

Sevgiler,
İlayda Altınönder '15